bir uyarı

|


geçen gün asansörün kapısının önünde bu yazıyı gördüm ve birden aydınlandığımı hissettim. adeta tanrı benimle konuşmuş ve havalar bu kadar soğuduğu halde neden kaloriferlerin yanmadığını kutsal bir tonda fısıldamıştı. önceki gün binanın girişinde yerde gördüğüm KASADA PARA YOK yazılı yırtık kağıdın, hırsız adaylarını başarısız yatırımlar yapmamaları yolunda teşvik edici bir açıklama olduğunu düşünürken birden bütün taşlar yerine oturmuştu. herşey şimdi anlamlı geliyordu, yerde gördüğüm kağıdın neden yırtık olduğunun açıklaması bile bana sunuluyordu: YIRTMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİ çünkü.

iki aydır apartman aidatını ödemediğimi düşündüm sonra... demek ki belki de benim yüzümden kaloriferler yanmıyordu. belki de benim yüzümden tüm bu zavallı insanlar soğukta oturuyorlardı... hatta düşünmek istemiyorum ama evet, belki de benim yüzümden karanlık bir soğukta oturacaklardı. içimi korkunç bir pişmanlık dalgasının kapladığını hissettim, üşüyen tüm komşularım adına ve yerine ben, o an buza kesildim.

sonra da dedim ki: lan, bu herif bu yazıyı buraya astığına ve gelip bana borcunu ödesene demediğine göre demek ki tek ödemeyen ben değilim. eee, ya ben ödersem de aşağıdaki denyo ödemezse! ya o ödemedi diye ben soğukta oturmaya devam edersem! üstelik yakıt parasını ödemiş biri olarak soğukta oturmaya devam edersem!! bu daha ahmakça bir durum olurdu.

o yüzden ödemedim.

künefe künefe dediğin nedir ki?

|


bugün sabah kahvaltı ederken dehşetrengiz bir farkına varış yaşadım. yıllar boyunca künefe künefe deyip baştacı ettiğimiz, uğruna "mersin" ve "hatay" gibi kelimelerle konuşmalarımızı uzatmayı göze aldığımız, "offf olsa da yesek" diyerek göz devirmemize neden olan nesne meğer saf ve arı değilmiş: labaratuar ortamında yaratılabilecek denli yapay elementmiş!

peyniri biraz abartılmış (deneyimizde tuzlu ayvalık teneke tulum peyniri kullanılmıştır) kepek ekmeğine tost yarısına kadar ısırılır. peynirin galeyana geldiği ısırıklı bölüm portakal reçeline batırılır. batırılan tatlımtuzlumtırak parça ağza götürülür. deney sonucunda elde edilen tat birebir künefe tadıdır. yalanın buraya kadarmış, büyün bozuldu künefe!

Kaç gün kalcan???

|
Küçükken evimize misafir geldiğinde açılış cümlem buydu. Kapıdan giren misafirin karşısına kazık gibi dikilir ve yol yorgunu kişiye soruyu zınk diye patlatırdım: KAÇ GÜN KALACAN?

Annem bu soru karşısında hep kızardı bana. "Oğlum misafire öyle soru sorulur mu aaa ne kadar ayıp" diyerekten. Her misafir geldiğinde gözümün içine bakar, kaş göz yardımıyla yook yoooook duygusu vermeye çalışırdı ama kendime engel olamazdım. Ve anneme baka baka ağır çekimde gelen soru: KAÇ GÜN KALACAN?



Oysa ki annem bilmezdi: benim derdim misafir kişisiyle alıp verememe derdi değildi. Bilakis misafir gelsin evin ambiyansı değişsin ister, gelen gitmesin isterdim.

Benim derdim kendi takvimimi planlamaktı arkadaş! Üç gün kalacaksa ona göre beş gün kalacaksa ona göre, hiç kalmayacaksa, bakıp kaçacaksa ona göre plan program yapmalı sonuçta. Çocuk olabilirdim ama nihayetinde benim de sıkecılım vardı yani. Misafirle geçirilecek günler ve saatler, sokakta oynayarak geçirilecek saatler itinayla planlanmalıydı. Aksi taktirde nasıl randıman alınabilirdi ki misafirden.

Aaah aaah... Beni hiç anlamadılar.

:=(

Tarlamda rakun makun yok!

|
Ya arkadaş şimdi sen benim tarlaya gelmişsin ben de sana "oh lütfen tarlamdaki rakunlardan beni kurtar" demişim ya... işte o küllüyen yalan! daha neler! tarlamda rakun makun yok. yaprak maprak da yok. tarlam çiçek gibi, gül gibi. bilinçli tarım yapıyor, gözüm gibi bakıyorum ben o tarlaya. 24/7 başındayım tarlanın. rakun olsa görmez miyim kardeşim. al bak inanmıyorsan resmini koyayım, hayvan gibi tarla, niye insanı bakımsızlıkla itham ediyorlar arkadaş farmvilde!!!



yardım istemez, çıkın arazimden, basmayın fidanlara!

Kolbastı basıyo hakkatten bazen düşündükçe

|
Lan zamanında evlenemedik, noldu, kolbastı falan türedi. Bırakın post kolbastı dönemini, kolbastı öncesinde bile düğün esnasında yapılması gereken danslar benim için düşünmesi güç bir yüktü. Hee bi de Kolbastı geldi şimdi tam oldu. Nah evlenirim artık!

Kendimi ÖSS sınav sistemi değişikliğine maruz kalmış tıfıl gibi hissediyorum.

Otellerin tek sevdiğim huyu

|
Otellerden nefret ederim. Uzaktan bakarken nefret etmem. İçinde kalacaksam nefret ederim. En kralı bile nihayetinde cinstir. Tuhaf tuhaf mobilyalar olur bir de ultra lükslerinde. Ruhumu daraltan motiflerde halılar ve perdeler olur. Bellboylar olur ve tabi temizlikçiler. Ultra lüks konseptine birebir zıt gerçek insanlar. Oteller yalancıdır. Sahtekardır oteller. Resepsiyonda gıcık tipler olur sonra. Onlar nedense otel toplumunun elit tabakası, sahibi gibi dinelir göz süzerler öyle. Onlara görünmeden girip çıkamazsın da sonra otele, lüks tanımı içinde bu heriflere görünmeden girip çıkma lüksü yoktur. Bunlardan da zaten bir Zebercet tınısı alırım.

Otelin tek sevdiğim huyu sabah kahvaltısında ananastır.

The World is Full of Crashing Bores

|


Foto by Gokhan Toka
Sene geçen sene
Yer allahın unuttuğu yer

http://fizy.com/s/11bdft

türkçe meali: oynuyor!

|
bu laf da türkçe meali ailemizin en yeni üyelerinden bir tanesi. son dönemde ekranlarda dönen yarışma programlarının en has lafı işte bu. kısaca anlatmak gerekirse bir örneğe başvurmakta fayda var:

yemekteyiz programından bir sahne. yarışma arkadaşının (rakibinin) sofrasında, rakibi tarafından hazırlanmış yemeği onun servisiyle yiyen yarışmacı, hemen akabinde kamera karşısında tek başına yemeği değerlendiriyor:

şuursuz eleman: "yemek çok güzeldi. tatlı nefisti. sofrayı da çok güzel donatmıştı. çiçekler, tabaklar çok güzeldi. çok da temizdi. servis de çok iyiydi. ne istediysek hemen getirdi. ev sahibi olarak bizimle çok iyi ilgilendi. .. yani oynuyor .."

şuursuz elemanımızın dediklerine bakarsak, rakibi dört dörtlük bir sofra hazırlamış ve herşeyi mükemmelen yapmış. Eee tamam, sorun ne o zaman? Bu "OYNUYOR" lafı da ne manaya geliyor? ;)

yani Türkçemizde artık bir işi layığıyla, en iyi biçimde yapmaya kısaca "oynuyor" diyoruz. yapmayınca sıfırı çekiyosun. yapınca da "oynuyor" oluyorsun. bu durumda eğer sıfır çekmek ve/veya hakkınızda "oynuyor" denmesini istemiyosanız size tavsiyem kendinizi yere atıp sara nöbeti geçiriyormuş numarası yapmanız. :)))

hastasıyım: heyhey!

|
ne muhteşem bi laftır yahu: "heyheylerim üzerimde!"

resmen iki adet "hey" in yanyana gelmesi ile oluşmuştur. Hey de, gayet ünlemle birlikte kullanılan yüksek oktavda bir ses dilimidir. Ama adamlar ne yapmış? İki tane heyi yanyana getirip bir ruh durumu yaratmışlar. Muhteşem bi buluş. Bunun gibi başka birşey arasan bulamazsın. "Vak" var mesela ördek sesi olarak ama "Vakvaklarım üzerimde" ördekler dışında kimseye uygulanamıyor. "Hav" var, "havhavları" üzerinde denebilmesi için de kişinin bizzat köpek olması gerek. İnsan sesi olarak size verebileceğim unisex ve evrensel "Hor", "Hır" gibi üç harfli modellerimizin hiçbiri bu tınıya sahip diyil.

türkçe meali: elektrik alamıyorum

|
eskiden çiftleşmek isteyen kadın ve erkeklerin kamera önünde tutsak edildiği programlar (gelin kaynana misali big brother türevi) revaçtayken bu laf daha yoğun kullanılırdı. şimdi daha mobil biçimde, programa gel - paravanı kaldır - elemanı gör - elektriği aldın mı - aldım / almadım şeklinde çoktan seçmeli biçimde kullanılıyor olsa da halen tedavülde olan bi lafımızdır. güzel türkçemizin ince tellerinden biridir.

peki ama "elektriği alamıyorum" demek ne demektir. bu lafı diyen aslında ne demek istemektedir. elektrik alamıyor oluşun türkçe meali nedir?

bu aslında iyi bi laftır. türk insanı kimsenin suratına kolay kolay direkt "senden hoşlanmadım", "tipim değilsin", "kelsin", "çirkinsin", "şişmansın", "zayıfsın" vs vs diyemez. etkin bir eylem olan "beğenmemek" eylemi bu laf sayesinde edilgen bi hale getirilir. anlık, şartlara bağlıymış izlenimi verilir (sanki farklı şartlarda o elektriğin alınabilme imkanı varmış izlenimi yaratılır) kişi beğenmeyişinden kendini ve karşı tarafı soyutlamanın yollarında ilerlemeye koyulur. içinde "elektrik" yabancı kelimesini bulunduruşu ve soyut bi manası oluşu nedeniyle de, lafa konu kişilerin (beğenilen ve beğenilmeyen) üzerlerine minimum derecede alınacakları bir yabancılık atmosferi sağlanmış olur.

karşı tarafla fazla muhatap olmadan, atışıp kapışmadan "hoşlanmama" eylemini kısa bir frekansta kazasız belasız sonlandırmamızı sağlamaya yönelik kalıp, sakız gibi bi lafımızdır. bir nesil "elektrik alamadan" büyümektedir.

nacizane öneri: köşe yazarları için client-server dashboard yazılımı

|
basın sektörüyle ilgili şöyle bir bilişim altyapısı eksikliği tespit etmiş bulunmaktayım: hangi konu veya kişi hakkında - o gün - ne tür bir haber yapılması gerektiğini söyleyecek bir dashboard uygulamasına ihtiyaç var. gazeteci sabah işe gelince ilk işi bu uygulamayı açıp, maymunun bi tarafına sokulacak ve yere göğe sığdırılamayacak olay/kişilerin listesini görüp ona göre yazısını yazacak. uygulama client-server çalışıcak. parametreler söz konusu medyanın patronları tarafından admin arayüzünden server üzerinden günlük veya haftalık olarak beslenecek. client makinalar dumb terminal olarak çalışacaklar. eğer talep edilirse parametre beslemeleri xml üzerinden genelkurmay/başbakanlık sitelerinden veya reuters falan gibi yurtdışı ajanslardan da yapılabilir. böyle bir yazılım kullanılırsa hiçbir köşe yazarı işini kaybetmez.

yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi: sırtüstü, yüzükoyun

|
yıllarca tir tir titredim; birisi gelecek de şu soruyu soracak diye: "sen geceleri yüzükoyun mu yatıyorsun yoksa sırt üstü mü?"

geceleri uykum kaçardı. sık sık bunu düşünürdüm. "lan ben yatıyorum ama nasıl yatıyorum" diye düşünür düşünür, bir türlü bir sonuca varamazdım karanlık gecelerde.

"yüzükoyun" kelimesi benim için hiçbirşey ifade etmezdi. içinde bir "yüz" kelimesini seçebiliyordum hafiften tanıdık gelen, ama peşi sıra gelen "koyun" nedeniyle onu nereye koyabileceğimi bilemiyordum. "yüzüm" ön yüzüm, ön cephem, ön yüzeyim demek olmalıydı, bundan çok emindim. ama "koyun" olunca ne menem birşey oluyordu, işte onu kestiremiyordum. "yüzükoyun" ile ilgili yapabileceğim tek yorum, bu durumda, sorunun soruluş tarzı nedeniyle, bu yatış tarzının sırtüstünün zıttı olması biçimindeki haklı öngörümdü. zaten "sırtüstü", özünde "sırt" ve "üstü" kelimelerinin tanıdık sıcaklığını içinde barındıran, "koyun" gibi yatma konusuyla alakasız bi kelime içermediği için elde kalan güvenilebilir tek kaynaktı... bu nedenle yatarken hep "sırtüstünün" anlamını çözmeye çalışırdım, yüzükoyundan ziyade...

ama onu da çözemezdim... nalet olsun! "sırt üstü" "sırtımın üstüne yatıyorum" mu demekti yoksa "sırtım üste gelecek şekilde yatıyorum" mu??? yıllar yılı çözemedim, utancımdan soramadım. "nasıl yatıyorsun" diye soranlara kah "yüzükoyun" kah "sırtüstü" dedim. "bi öyle bi böyle diyosun" diyenlerin yanından da usulca uzaklaştım.. hep böyle geçti işte seneler. kötü hayat...